Kâtip Bartleby: Bir Wall Street Hikâyesi | Kitap Öneri ve İncelemesi #10
Kitap önerileri, incelemeleri ve listelerine yer verdiğimiz sitemizin ‘Kitaplık’ bölümünde, daha önce yayımladığımız “Wall Street’in Hareketli Dünyasında Geçen 5 Roman Önerisi“ isimli içeriğimizde de yer alan “Kâtip Bartleby“, bugün 10. kitap inceleme konuğumuz oluyor. Bu incelemeyle birlikte, kitap öneri ve inceleme içeriklerimizde çift hanelere ulaşmanın mutluluğunu yaşıyoruz. “Nice çift hanelere!“ diyerek, sonunda üç haneleri de görebileceğimiz bir kitaplık hedefi için heyecanla çalışmaya devam ediyoruz.
Kâtip Bartleby, Herman Melville tarafından kaleme alınmış bir öyküdür. Wall Street denince genellikle akıllara finansçılar, borsayla ilgilenenler ve yatırım şirketleri gelir. Ancak, bu öykü Wall Street’te geçen bir avukatlık firmasında çalışan Kâtip Bartleby’nin hikayesini anlatmaktadır. Kitabın incelemesine geçmeden önce, yazar Herman Melville ve eserleri hakkında kısa bir bilgilendirme yapmak, bu içeriğin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Ayrıca, kitap incelememizin yanı sıra, Kâtip Bartleby eserinin tiyatroya uyarlanarak sahnelendiği “Bartleby“ oyunu hakkında hazırladığımız öneri ve inceleme yazımıza da buradan ulaşabilirsiniz.

Amerikan edebiyatının önemli isimlerinden biri olan Herman Melville, 1 Ağustos 1819’da New York’ta doğdu. Hollanda kökenli bir aileden gelen Melville, genç yaşta babasının iflas etmesi ve ardından hayatını kaybetmesiyle zor bir dönem geçirdi. Okula gitmesi gereken yaşlarda, ailesine destek olabilmek için çeşitli işlerde çalışmak zorunda kaldı. 18 yaşına geldiğinde, Liverpool’a giden bir gemide tayfa olarak görev aldı ve denizle ilk kez tanıştı. Daha sonra aynı gemiyle New York’a geri döndü.
New York’a döndükten sonra, geçimini sağlamak için birkaç yıl özel ders verdi. 1841 yılında bir balina gemisinde denizci olarak işe kabul edildi ve Pasifik’te 18 ay sürecek bir yolculuğa çıktı. 1843 yılında ABD Donanması’na katıldı. Ekim 1844’te ABD’ye geri dönen Melville, bir daha deniz seferine çıkmama kararı aldı. Bu sırada ailesinin maddi durumunun iyileştiğini fark etti ve edebi eserlerini yazmaya başladı.
1846 yılında, “Typee” ve “Omoo” adlarını verdiği, ilk iki kitabı yayımlandı. Bahriye erlerinin zorlu hayatını konu aldığı, “White Jacket” isimli eseri 1850 yılında yayımlandı. Bu eserinin ardından, 1851 yılında en ünlü eseri “Moby Dick“i tamamladı. Ancak, Moby Dick, yayınlandıktan sonraki süreçte beklediği başarıyı yakalayamadı ve çok olumsuz eleştiriler aldı. Kitabın yayımcısı şirket, Herman Melville’in bir sonraki kitabını basmayı reddetti ve Herman Melville, ekonomik ve mali açıdan sıkıntılar yaşamaya başladı. Bunun üzerine, 1866 yılında, New York’ta Gümrük Müfettişi olarak çalışmaya başladı.
Herman Melville’in eserlerinin büyük bir kısmı denizle bağlantılıdır ve bu tema eserlerinde yoğun bir biçimde yer alır. Örneğin, en büyük eseri olarak kabul edilen Moby Dick, bir balina avcılığı gemisinde, ilk iki kitabı Typee ve Omoo Güney Pasifik adalarında, White Jacket ise bir askeri gemide geçmektedir. Bunun temel nedeni, Melville’in gençlik yıllarında denizci olarak geçirdiği dönemin onun üzerinde derin bir etki bırakmış olmasıdır. Ancak Melville’in eserleri yalnızca deniz maceraları anlatmakla kalmaz; aynı zamanda insan doğasına, topluma, ahlaka ve felsefi meselelere dair derinlemesine sorgulamalar da içerir.

Bugünkü kitap önerimiz olan Kâtip Bartleby, yukarıda bahsedilen deniz temasından farklı olarak Wall Street’te bir hukuk bürosunda geçmektedir. Orijinal adı “Bartleby, the Scrivener: A Story of Wall Street“ olan eser, ilk olarak Kasım ve Aralık 1853’te Putnam’s Monthly Magazine dergisinde anonim olarak, iki bölüm halinde tefrika edildi. Metinde yapılan küçük değişikliklerin ardından, 1856’da Herman Melville’in “The Piazza Tales“ adlı kitabında kısa öykü olarak yer aldı. Türkçeye ise 1991 yılında “Kâtip Bartleby: Bir Wall Street Öyküsü“ adıyla çevrilerek dilimize kazandırılmıştır.

Eserin öyküsünü incelemeye ve Bartleby karakterinin çözümlemesini yapmaya geçmeden önce, hikayenin Wall Street’te geçmesinin bir anlam ifade ettiğini belirtmek gerekmektedir. Herman Melville’in Wall Street’i seçmesi tesadüfi değildir. Daha önce sitemizde, tarihi gelişimine ve dünya finans sistemi içerisindeki önemine yer verdiğimiz “Wall Street’in Yükselişi: Finansın Merkezi Nasıl Şekillendi?“ isimli yazımızda da bahsetmiş olduğumuz üzere, Wall Street, kapitalizmin, finans dünyasının ve modern iş hayatının merkezi olarak bilinir. Bu açıdan bakıldığında, Wall Street, öykünün yalnızca bir arka planı olmakla kalmamakta ve sistemin birey üzerindeki etkisini simgeleştiren bir unsur olarak görünmektedir.

Wall Street detayını da hafızamızda tuttuktan sonra artık kitabın incelemesine geçebiliriz. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Katip Bartleby aslında kısa bir öykü niteliği taşıyor. Yaklaşık 50 sayfadan oluşan bu eser, tabiri caizse “bir oturuşta bitirilecek türden“ bir kitap. Biz bu incelemeyi Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın baskısı ve çevirisi üzerinden yapıyor olsak da, eser benzer adlarla pek çok yayınevi tarafından da yayımlanmıştır; bu baskıların sayfa sayıları da genellikle birbirine çok yakındır.
Romanın başkahramanı Bartleby, eserin tam isminde de belirtildiği üzere, mesleği resmi evrak yazıcılığı olan bir katiptir. Öykü, Wall Street’te bulunan bir hukuk bürosunda geçer. İş yükü son dönemde oldukça artan ve bu nedenle yeni bir katibe ihtiyaç duyan büronun sahibi, Bartleby’yi işe alır. Bartleby başlangıçta kendisine verilen görevleri son derece özverili ve titiz bir şekilde yerine getirir. Ancak işe başlamasından kısa bir süre sonra, bir gün kendisine verilen işleri sakin ve rahat bir tavırla “Yapmamayı tercih ederim.” (“I would prefer not to.”) diyerek reddetmeye başlar. Büroda ondan önce çalışan iş arkadaşları Turkey (Hindi), Nippers (Kıskaç) ve Ginger Nut (Zencefilli Kek) ile büronun sahibi, Bartleby’nin hiçbir işi bu cümleyi söyleyerek yapmayı reddetmesini anlayamaz ve ona tepki gösterir.

Pasif direniş sergileyen Bartleby’nin yalnızca kendisine verilen işleri değil, kendisine yöneltilen soruları da kimi zaman aynı cümleyle — “Yapmamayı tercih ederim.” — geri çevirmesi, kimi zamansa hiç yanıt verme zahmetine bile girmemesi, patronunun kafasında giderek büyüyen bir meraka dönüşür. Patronu, Bartleby ile ortak bir yol bulmaya çalışsa da tüm çabaları sonuçsuz kalır; Bartleby yine aynı sakin ve kesin ifadeyle karşılık verir. Bunun üzerine hukuk bürosunun sahibi, derin bir düşünce sürecine girerek Bartleby’nin bu tutumunun ardındaki nedeni sorgulamaya başlar. Düşündükçe şunu fark eder: Bartleby yalnızca ofisteki işleri reddetmiyor, hayata dair hiçbir şey yapmıyordur. Ne hava alıyor, ne yürüyüş yapıyor, ne çay ya da kahve içiyor; hatta yemek yiyip yemediği bile belirsizdir.
Başta işleri yerine getirmediği için ona karşı öfke duyan patron, Bartleby’nin içine kapanmış bu varoluş biçimini düşündükçe, yerini yavaş yavaş acıma ve hüzne bırakan bambaşka duygulara kapılır. Bunun üzerine patron, Bartleby’i anlayabilmek için onunla farklı bir iletişim yolu denemeye çalışsa da yine reddedilir ve bu kez “Söylememeyi tercih ederim.” yanıtını alır. Bartleby’nin bu tutumu patronu üzerinde oldukça tuhaf bir etki yaratır. Onu işten çıkarması gerekirken bir yandan buna kıyamaz; kendine kızıp sinirlense bile, Bartleby’nin bu garip davranışlarının arkasındaki nedeni anlamaya çalışarak adeta kendini paralamasına engel olamaz. Öte yandan Bartleby’nin bu tavırları, bürodaki diğer çalışanları da giderek daha fazla rahatsız etmektedir.
Günler böyle geçerken, herhangi bir iş yapmayı reddeden Bartleby’ye artık ofiste ona ihtiyaç kalmadığını ve gitmesi gerektiğini söyleyen patron, yine ret cevabıyla karşılaşır. Ertesi gün ofise geldiğinde Bartleby’nin hâlâ orada olduğunu gören patron, kendisini içinden çıkılması zor bir durumun içinde bulur. Bartleby’nin herhangi bir düzelme belirtisi göstermemesi üzerine patron, sorunun kendisinde olup olmadığını sorgulamaya başlar; kendi hayatını ve geçmişini gözden geçirerek adeta bir iç hesaplaşmaya sürüklenir.
Sonunda, ofisi terk etmeyen Bartleby’den kurtulmanın tek yolunun kendi düzenini değiştirmek olduğuna karar veren patron, ofisteki eşyaları toplatır ve yeni bir ofise taşınır. Yeni ofise taşındığında Bartleby’den tamamen kurtulacağını sanan patron, aslında bunun çözüm olmayacağını kısa sürede anlar. Taşınma sırasında eski ofisi terk etmeyen Bartleby, ofisten çıkarıldıktan sonra gündüzleri merdiven trabzanında, geceleri ise holde uyumaya başlamıştır. Her ne kadar binadaki kimseye zarar vermese de varlığıyla insanları tedirgin etmektedir.
Mal sahibi ve kiracılar, bu sorunu yalnızca patronunun çözebileceğini söyleyince patron yeniden eski ofise giderek Bartleby’i bulur ve binayı terk etmesi gerektiğini söyler. Ancak Bartleby yine ayrılmayı reddeder. Bunun üzerine binadan zorla çıkarılır ve ardından hapishaneye gönderilir. Patron bu durumu duyunca onu cezaevinde ziyaret eder, durumu hakkında bilgi almaya çalışır ve yemekçilere Bartleby’e en iyi yemeklerin verilmesi için para bile verir; fakat Bartleby yaşama iradesini zaten çok önceden yitirmiştir. Bir sonraki ziyaretinde ise Bartleby’nin hayata gözlerini kapadığını görür.

Hukuk bürosunun sahibinin anlatıcı olarak başından geçenleri aktardığı bu kısa öyküde, Bartleby’nin sergilediği pasif direnişin ardında aslında oldukça derin bir mesaj bulunur. Kapitalizmin tam merkezinde, ‘‘kapitalizmin kalbi‘‘ olarak dahi nitelendirilebilecek Wall Street’te yer alan bu hukuk bürosunda Bartleby’nin önce çalışmayı, ardından ise yaşamı sürdürmeyi reddedişinin arkasında güçlü bir anlam yatar. Bartleby, ‘‘yapmamayı tercih ederek‘‘, kapitalist düzenin işlemesini sağlayan ve insanı yalnızca birer ‘‘çark‘‘ gibi gören mekanizmaya kendi sessiz, pasif direnişiyle karşı çıkar. Böylece hiçbir duyguya yer bırakmayan bu işleyişin alışıldık ritmine küçük ama etkili bir çomak sokmuş olur.
Dönen bu çarkın içinde kapitalizm ve kapitalist düzen, insanı yalnızca “iş üreten bir makine” olarak gören bir dişli işlevi görür. Bu bakış açısı, insanı diğer canlılardan ayıran duyguların ve insani özelliklerin geri plana itilmesine, hatta bu düzen içinde tamamen değersizleşmesine yol açar. Böylece insanın hem kendisine hem de çevresine yabancılaşması kaçınılmaz hâle gelir. Öyküde de açıkça görüldüğü üzere Bartleby, işe, çevresine ve hatta kendi varlığına yabancılaşmış; bunun sonucunda yemek yemeyi dahi bırakarak hayatını kaybetmiştir. Tamamen mekanik bir işleyişe sahip olan bu düzen, insan doğasına aykırıdır. Bu mekanizmanın içine dahil olamayan, bir başka deyişle sistemin çarkına uyum sağlayamayan ve “iş üretmeyen” bireylere bu düzen içinde yer yoktur; sistem onları dışarıda bırakır.
Herman Melville bu kısa öyküsünde, mevcut sistem içinde sıkışıp kalmış ve bunun sonucunda kendisine yabancılaşmış bir karakterin portresini çizer. Bu yabancılaşmayı özellikle finansın merkezi olarak görülen Wall Street’i mekân olarak seçmesiyle daha görünür hâle getirir. Böylece ortaya çıkan portre, yalnızca başkarakter Bartleby’nin değil, çevresindeki insanların ve içinde bulundukları düzenin de anlamlı bir eleştirisine dönüşür. Sıkışmışlık duygusu öyküde yalnızca ruhsal veya içsel bir durum olarak değil, mekânsal olarak da karşımıza çıkar.
Nitekim Bartleby’nin çalıştığı ofisin neredeyse hiç hava ve güneş almaması, Bartleby’nin dışarıya çıkıp nefes alma ihtiyacını bile karşılamaması bu durumun sembolik bir yansımasıdır. Öykünün ilerleyen bölümlerinde Bartleby’nin hapse atıldığı yerin de yine dört duvar arasında, onu adeta tamamen kuşatan ve kaçışsız bir mekân olarak tasvir edilmesi, bu sıkışmışlık temasını pekiştirir. Bartleby’nin burada hayata gözlerini yumması ve hukuk bürosunun patronunun “vah insanlık, vah Bartleby” şeklindeki serzenişi ise bu trajik sonu daha da vurucu hâle getirir.
Bunun yanı sıra, öykünün 1853 yılında yayımlandığını göz önünde bulundurduğumuzda, Melville’in hikâyede gizliden gizliye ilettiği mesajın kendi çağının ilerisinde olduğu rahatlıkla söylenebilir. Kapitalizmin tam olarak ne zaman başladığı konusunda tarihçiler ve iktisat tarihçileri arasında tam bir görüş birliği olmasa da, genel kabul, bu sürecin 1760’ta İngiltere’de buhar gücüyle çalışan makinelerin icadıyla başlayan ve 1800’lü yıllarda hız kazanan Sanayi Devrimi ile ivme aldığı yönündedir. Sanayi Devrimi’nin etkilerinin giderek görünür hâle geldiği bir dönemde böyle bir öykünün kaleme alınması, Melville’in çağını aşan bir eser ortaya koyduğunu gösterir.
İncelememizin başında değinmiş olduğumuz üzere, öykünün yayımlandığı yıllar Herman Melville’in hayatında hem yazarlık yapmaya çalıştığı hem de zaman zaman işsizlikle mücadele ettiği bir dönemdir. 1851’de yayımlanan ve değeri ancak yıllar sonra anlaşılan Moby-Dick, Melville’in büyük umutlarla yazdığı bir eser olmasına rağmen beklenen çıkışı yapamamış; bu durum onu maddi açıdan zorlamıştır. Hatta Melville’in 1857–1866 yılları arasındaki uzun bir dönemi işsiz geçirdiği bilinmektedir. Dolayısıyla yazarın içinde bulunduğu ekonomik ve mali zorlukların, bu öyküyü şekillendirmesinde etkili olmuş olabileceği de düşünülebilir.



